Yalnız Bir’i İste..

•Şubat 8, 2010 • Yorum yapın

Yalnız Biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.

Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.

Biri talep et; başkaları lâyık değiller...

Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.

Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır.

Biri söyle; O’na âit olmayan sözler, mâlâyânî sayılabilir.

Facebook'ta Paylaşın İsLaM ÇoK GüZeL

Ahhh Günah…

•Şubat 7, 2010 • 1 Yorum

Âriflerden biri,
 

Çamurlu kaygan bir yolda, eteklerini toplayarak, dikkatli adımlarla yürüyordu.


Fakat bütün çabasına rağmen düştü.


Her tarafı çamur olduğu için, artık serbestçe yürümeye başladı.


Bir taraftan ağlıyor ve:

 

“İşte, günaha düşmeden önce günahlardan sakınan adamın hali budur. Bir defa, iki defa… Günaha düştükten sonra, artık aldırış etmeden onun ortasında yürümeye başlar!”

 

diyordu…


Facebook'ta Paylaşın İsLaM ÇoK GüZeL

Duyguların Matematiği

•Şubat 6, 2010 • Yorum yapın



Önce sevdim
.
Sevdiğimi öğrendim, sevebileceğimi fark ettim.
Sevdikçe kendimi kainatla topladığımı gördüm.

Affetmeyi öğrendim:
Affetmenin, dostlarımı 10la çarpmak olduğunu fark ettim. 

Pişman oldum
:
Pişman olduğumu itiraf ettim; pişman oldukça hatalarımı küçük, anlaşılır ve bağışlanabilir parçalara bölebildiğimi gördüm. 

Hatırlamayı öğrendim:
Hatırladıkça sevgilerimin kare kökünü bulup, onlardan hüzün çıkardığımı fark ettim. 

Değer vermesini öğrendim
:
Değer verdikçe sevgilerin küpünü bulup, onları mutlulukla çarpabileceğimi gördüm. 

İltifat etmesini öğrendim:
İltifat ettikçe insanlarla aramdaki en kısa mesafenin bir tebessümün resmettiği bir çizgi olduğunu gördüm.

Özür dilemeyi öğrendim:
Özür diledikçe nefretin ve öfkenin sonsuza bölündüğünü böylece dargınlıkların limit sıfıra giderken yok olduğunu fark ettim.

Hüzünlendim:
Hüznü sevdim, hüznün kalbime dokunmasına izin verdim.
Böylece bütün mutlulukların ve zevklerin sonunda ayrılık çizgisine teğet geçip geri döndüğünü gördüm. 

Ve bir gün öleceğim:
Kesinlikle öleceğim ve öldüğüm gün anlayacağım ki; yaşadığım hayat, paydası sonsuzluk olan basit bir kesirden ibaretmiş.

Tüm bu işlemlerin sağlamasını yapmak isterseniz, kalbinize bir bakın.

Selam ve Duâ ile..


Facebook'ta Paylaşın İsLaM ÇoK GüZeL

Dertsiz Duâ Soğuktur

•Ocak 26, 2010 • 2 Yorum

Hakk’a yürüyüşünün 736. Yıldönümünü kutladığımız Hz. Mevlâna, günümüzün deyimiyle “radikal fikirleriyle” de dikkat çekmektedir. Belki bu özelliğinden dolayıdır ki, işte yedi buçuk asır sonra bile hâlâ konuşuluyor, gün geçtikçe de önemi daha iyi anlaşılıyor.


Hayır olsun; yada şer gibi görünsün, Sevgili’den ne gelirse öperek baş tacı etme fikrini benimseyen Mevlâna, hepimizin ahlar vahlar ettiği dertleri bile Yüce Yaradan’ı hatırlama sebebi sayarak sıkı sıkı sarılır ve şöyle der:


“Dert ve sıkıntıya düşmek, Allah’ı gizlice çağırmana sebep olduğundan bütün dünya malından üstündür.

Dertsiz dua soğuktur; bir işe yaramaz. Dertli dua ve yalvarma, gönülden, aşktan gelir.” (Mevlâna, Mesnevî, çev. Veled İzbudak, I-VI c., MEB Yay., İstanbul, 1995, III, 203, 204)

Mevlâna, Allah’tan gelen bu dertlerin insanların olgunlaşmasını sağladığını, bu yüzden de sabırlı olmak gerektiğini vurgular:

“Kul, dertten, kederden Allah’a sızlanır, yalvarır; uğradığı zahmetlerden dolayı Allah’a yüzlerce şikayetlerde bulunur;

Allah da buyurur ki ‘Gördün ya nihayet dert ve zahmet seni bana yalvarır bir hale getirdi, sana doğru yolu göstertti.’

Mü’minin canı zahmet ve meşakkatlerle gelişir, kuvvetleşir.

İstemeden Allah sana bir zahmet, bir keder verirse buna sabret, razı ol!” (Mesnevî, IV, 91, 92, 99, 106)

Yine Mevlâna’ya göre; eğer Sevgili’den gelen bu dertlere lâyıkıyla sabredilir ve küstahlıkta bulunup isyan edilmezse karşılığı kat kat alınır:

“Allah, senden ne alırsa ona karşılık sana bağışta bulunur…

Bağını mı yaktı! Sana bağ dolusu üzüm bağışlar; dert içinde neşe verir.” (Mesnevî, III, 1872, 1873)

Hastalıkta bile bir mânâ var…

Mevlâna insana hastalık gelince bile aynı şekilde düşünülmesi gerektiğini söyler ve sabaha kadar ağrıdan sızıdan uyunmasa bile bu vakitlerde yapılacak duaların bereketi ve kabulü için o hastalığa şükretmek gerektiğini önemle vurgular:

“Ne güzel, ne mübarektir bu ağrı, sızı. Ne mutlu, ne kutludur bu hastalık; ateş, dert ve gece uykusuzluğu!

İşte Allah, bana yaşlılığımda lütuf ve kereminden böyle bir hastalık, böyle bir illet verdi;

Sırt ağrısını ihsan etti de her gece yarısı beni uykudan uyandırdı.

Bütün gece manda gibi uyumayayım (da Allah’ı anayım, O’na dualarda bulunayım) diye bana dertler, ağrılar bağışladı.

Kardeş! Karanlık yere, soğuğa, derde, kırıklığa ve hastalığa sabretmek,

Âbıhayat kaynağı ve sarhoşluk kadehidir. Çünkü yücelikler, hep aşağılıklarda gizlidir.

Ağza temiz bir ad gelince de ne pislik kalır, ne gamlar, kederler.

Yüce ve benzersiz Allah’ın benden hoşnut olması için hastalığıma da âşığım, derdime de.” (Mesnevî, II, 2256-2259, 2262, 2263, III, 188, I, 1778)

İnsan psikolojisini de çok iyi tanıyan ve karşılaştıkları durumlarda gönüllerinden geçenleri net bir şekilde tahlil eden Mevlâna, insanların dert ve hastalık zamanlarındaki duygularını şöyle dile getirir:

“Hasta olduğun zaman günahlardan istiğfar eder durursun,

Sana günahın çirkinliği görünür;
iyileşince yola geleyim, uslanayım diye niyet edersin.

Artık bundan sonra kulluktan başka bir yol tutmayayım diye söz verirsin.

Şu halde, şu kesinlikle anlaşılmıştır ki, hastalık sana akıllılık bahşediyor.

Ey gerçeği arayan kişi! Şunu bil ki, kimde dert varsa, o koku almış, dermanı bulmuştur.” (Mesnevî, I, 624-628)

Mesnevî’sinde anlatmaya çalıştığı konuları bütün detaylarıyla açıklayan ve okuyucuya tereddüt bırakmayacak bir şekilde ayrıntılara ve olasılıklara giren Mevlâna, bu anlatmaya çalıştığımız konuda da dert ve hastalık bitince insanların ne yaptığını veya ne yapması gerektiğini de şöyle açıklar:

“Dert ve ölüm zamanı o tarafa yönelir, feryat-figana düşersin. Dertten kurtulunca neden yabancıya dönüyor, hiç o tarafı aklına bile getirmiyorsun?

Mihnet ve sıkıntı zamanında ‘Allah’ demeye başlar; sıkıntın geçti mi ‘Nerede O’na yol’ dersin.” (Mesnevî, III, 1141, 1142)

Yüzyıllara hitap eden Hz. Mevlâna’yı iyi anlamak ve çocukların içindeki besini anlayamadıkları için cevizlerin dışıyla oynayıp durduğu gibi, Mesnevî’deki hikâyelere takılıp kalmadan mânâ denizinden inciler çıkarmak dileğiyle…

“Tasavvuf nedir? diye bir ulu kişiye
sordular, o da dedi ki: Sıkıntı zamanı gönülde neşe ve ferahlık
bulmak.”(Mesnevî, III, 3261)

“Aşk fazlalaşıp derdi artırınca orada ne Ebu Hanife ders verebilir, ne de Şafi!” (Mesnevî, III, 3832)


Facebook'ta Paylaşın İsLaM ÇoK GüZeL

Suyu Taşırmayan Gül Yaprağı

•Ocak 26, 2010 • Yorum yapın

Uzakdoğu’da bir tapınakta tefekkür ve sohbet yoluyla bir grup mü’min hakikati bulmaya ve yaşamaya çalışıyordu.
Dışarıya kapalı, başkalarını hemen hiç kabul etmeyen bir topluluktu bu. Bu grubun en önemli özelliği, az konuşmak, hakikatleri ince bir dille ifade
edebilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu.

Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki “bilgelik arayıcısı” kapıda duran yabancıya baktı. Bir selâmlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.

İçerdeki kişi bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Mesaj açıktı: “Yeni bir üyeyi kabul edemeyecek kadar kalabalığız!” Yabancı tapınağın bahçesine döndü, dalından kopup yere düşmüş bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı.

Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki ev sahibi saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. Bu sevgi ve dostluktu. Sevgi ve dostluğa ise her zaman yer bulunurdu.


Facebook'ta Paylaşın İsLaM ÇoK GüZeL

Ölmeden Önce Ölmek Duâsıyla..

•Ocak 25, 2010 • 2 Yorum


Kalbinin ışığı yüzüne vuruyor… Hiç konuşmadan oturuyoruz bahçedeki taş havuzun kenarında… Tahta çitlerle çevrili bahçede yüzlerce gül ve üzerimizde o koskocaman gökyüzünde sallanan milyonlarca yıldız… Birdenbire çıkan rüzgâr havuzun yosun tutmuş yüzeyini dalgalandırıyor…
Teni ürperiyor suyun… Beyaz nilüferler yer değiştiriyorlar suyun karanlığında…


Havuzun kenarında beyaz bir güvercin bekliyor… Fısıldıyor zihnime: “Kalbini aç ona, haydi durma… Kalbinde olan senin yüzünün ışığıdır ve bu dünyayı felaketlerden kurtaracak o nurun içinde yazılı olan saklı sözcüktür…”

Öteki gece, hayatın ışığına düşmandır… Şu an mutlu olduğumuz bu huzurlu gece değil, öteki! Hani sürekli bir karmaşa içinde yaşanan, ayaklarımızın altında toprağın artık görünmediği, üzerinde olması gerekenden daha fazla asfalt, beton, bina, insan ve aracın olduğu o sevgisiz şehir… Ve o şehrin üzerinde dolaşan elektrik yüklü manasız sözler…

Kalbin içi sessizdir… Kelimeler huzura uçarak gelirler… Kalbin berrak havuzunun çevresine konarlar… Kalbin cevherini kirletmelerine izin verilmez ters titreşimli kelimelerin… Güzel bir sohbet yapabilmek için kelimelerin önce iç seslerini susturmak, onları temizlemek, Hz. Âdem’e öğretildiği gibi o ilk hâllerine yeniden kavuşturmak gerekir…

Sonra o kelimelerle konuşulur seninle kalbinin içinden… O güzel havuzun
çevresinde sohbet edersiniz… Gökyüzünde yıldızlarla birlikte uçuşur O’nun kelimeleri… Ve birden o musiki başlar…

Bütün kâinatta Kur-an’ın eşsiz sesi duyulur… O ses O’nundur… Çağlayan bir ırmak gibi akar gecenin karanlığında…
Ağlayarak secdeye kapanırsın… Bahçe seccaden olmuş, öteki gece artık
kaybolmuştur… Birlenmiştir herşey… O ana kadar taş havuzun kenarından hiç ayrılmayan beyaz güvercin hayatın sırrını açıklar sana…
Kalbinin sahibi seni huzura beklemektedir…

Gözyaşlarını tutamazsın… Seneler hızla akar gider zihninde ve gözyaşın kadar bir senede huzura alınırsın… Dünyada akıttığın gözyaşlarının değeri o zaman anlaşılır… Bu hakiki yaşların içinde huzurda, bir çocuk gibi yeniden hayy olursun…

Hayy için atar kalbin… Gözyaşlarının hepsi O’na döner… Ama sen hâlâ dünyada, cennette o ilk günahı işlediğin andan itibaren kalbinden bu topraklara damlayan gözyaşının içinde bir mahkûm gibi beklersin…

Ne zaman ki Allah seni affeder, işte o zaman yeniden başlar senin için hayat…

Ve sen daha bu dünyadan ayrılmadan O’na döndürülürsün…

Ölmeden önce ölür, Hayy olursun…

Ölmeden Önce Ölenlerden Olmak Duâsıyla..


Facebook'ta Paylaşın İsLaM ÇoK GüZeL

Haşr Suresi

•Ocak 25, 2010 • Yorum yapın


Haşr Suresi 21-24
Okunuşu:

Bismillahirrahmanirrahim.

21. Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelil-leraeytehû khâşian(m)-mütesaddian(m)-min haşyetillâh. Ve tilkel emsâlü nadribuhâ linnâsi leallehum yetefekkerûn.

22. Hüvallâhüllezî lâ ilâhe illâ hû. âlimül ğaybi veş-şehâdeti hüver-Rahmân-ür-Rahîm.

23. Hüvallâhüllezî lâ ilâhe illâ hû. El Melik’ül Guddûs-üs-Selâmü’l Mü’minül Müheyminül Azîzül Cebbârül Mütekebbir.Sübhânallâhi ammâ yüşrikûn.

24. Hüvallâhül khâligul bâriül musavviru lehul esmâül hüsnâ. Yüsebbihû lehû mâ fis-semâvâti vel’ard. Ve hüvel Azîzul Hakîm.

Anlamı:

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adı ile

21. Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın korkusundan onu baş eğmiş, parça, parça olmuş görürdün. Bu misalleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.

22. O, öyle Allah’tır ki, O’ndan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.

23. O, öyle Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selamet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

24. O, yaratan, var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.


Facebook'ta Paylaşın İsLaM ÇoK GüZeL

Dinle

•Ocak 16, 2010 • Yorum yapın

DİNLE

Bir ayetin ilk kelimesi
Yüce Allah’ın (c.c.) hitabı

Eğer insan neyi dinlerse onu terennüm eder, onu yaşar
Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir

Dinle..

Ayetinden sonra gelen emir: “itaat et”
Ve sonraki “kendi iyiliğiniz olarak harcayın”..
İfadeler çok ince
Kendi iyiliğinize, kendiniz için, kendi menfaatinize harcama yapın

Yani bir fakiri doyurduğumuzda, birinin sırtını örttüğümüzde, birine yardım eli uzattığımızda, bir sadaka bir zekat verdiğimizde; aslında biz başkasına değil, kendimize yardım, kendimize iyilik yapıyoruz demektir..

Bu iyilik hem dünyaya hem ahirete bakar.

Bir yardım ile hem yardım edilen kişi memnun olur, hem o kişinin memnuniyetinden veren kişi memnun olur, hem de her ikisinin memnuniyetinden Allah razı olur..
Dünyada yapılan bir iyilik dünyada da güzellik olarak döner bulur bizi, ahirette de kat kat mükafatı verilir.

Ayette “Dinle ve itaat et” diyor…
Tüm gün neyi dinlersek ona itaat ediyoruz..
Bütün gün..

Nefsin cimriliği ve hırsı, insana kaybettiren iki özellik..

Ama kim ikisinden de kendisini korursa, Allahın verdiği maldan başkasına yardım ederse işte insanın kurtuluşa ermesi muhtemeldir.
Hem bu dünyada hem ahirette..

İşitmeye ve itaat etmeye gelince, bütün gün ne dinlerse fark etmeden ona itaat eder insan.

Bütün gün şarkı dinlendiğinde, zihin onunla dolu olur, belki fark etmeden ona itaat edilir…Örnek “Beni yak, kendini yak her şeyi yak” gibi “Batsın bu dünya” gibi olumsuz cümleler beyine girdikçe beyni olumsuzluğa kodlar ve mutsuzluğa sürükler insanı…

İnsan işittiği bu olumsuzluklara itaat etmeye başlar..

Bütün gün yerli yersiz haberler dinlenip durursa onları tekrar eder durur zihin, bütün gün bu haberlerin kimi zaman olumsuzluğu kimi zaman öfkesiyle oturup kalkar hale gelir ..

İmanını, kalbini tefekkürle besleyen ve Allahın varlığını birliğini tasdik eden hoş şeyleri okuyup hoş sözleri olan ezgileri, muhabbetleri dinleyen kimse ise ona itaat eder, nefsinin cimriliğinden ve hırsından korunur..

Hülasa:

Ne demiştik:

Eğer insan neyi dinlerse onu terennüm eder, onu yaşar
Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir

Dinle ile başlayan ayetin ışığıyla, dinlediklerimize daha çok dikkat edebilsek ne güzel olur…

Selam ve Duâ ile..


Facebook'ta Paylaşın İsLaM ÇoK GüZeL

Hz. Aişe Validemizin Rüyası

•Aralık 29, 2009 • 1 Yorum

Bir gün Hz Aişe validemiz rüyasında semadan peş peşe üç tane ay, ayın on dördü gibi parlayarak evine indiğini görüyor. Bu rüyayı Rasülullah Efendimize anlatmıyor da babasına anlatıyor:

─Babacığım bu gece semadan buraya doğru peş peşe bir ay, daha sonra bir ay daha, daha sonra yine bir ayın daha evime indiğini gördüm. Hz. Ebubekir Efendimiz biraz düşünüyor ve cevap veriyor:

─Evet sevgili kızım. Yeryüzünün en hayırlılarından üç kişi senin evine inecektir.

Hazreti Aişe validemiz cevabı tam olarak anlayamamıştır. Aradan yıllar geçmiş, Rasülullah (s.a.v.) 63 yaşında bu dünyadan ebediyete, insanlığa Kur’an ve sünnetini bırakarak bir ay gibi kayıp gitmiştir. İrtihalinde, Rasülullah (s.a.v.)’in hanesine defnedileceğine icma ile karar verildi.. Aişe validemizin evine defnediliyordu. Hz Ebubekir (r.a.) gözleri yaşlı olduğu halde:

─Kızım Aişe, hani sen bir rüya anlatmıştın bana, işte o ayın biri Rasülullah Efendimiz idi.

İki ayın daha inmesi gerekiyordu. Aradan iki yıl bir ay geçti. Sevgili Peygamberimizin ilk halifesi, kayınpederi, yeryüzünde Efendimizden sonra ümmetin en hayırlısı, Muhacirinin öncüsü, imanın, itaatin öncüsü Sıddık-ı Ekber hastalanmıştı. Yanındakilere :

─Naşımı yıkadıktan namazımı da kıldıktan sonra beni Huzur-u Rasülullah’a götürürsünüz. Kapıya gelince dersiniz ki “Ey Allah’ın Rasülü, sana seni seveni getirdik, kabul buyurur musunuz,” dersiniz. İçeriden ses gelecektir. Eğer kabul buyururlarsa beni Rasülullah’ın ayak ucuna defnediniz.

Ashab-ı Kiram aynen denildiği gibi yaptı. Alemlerin Efendisinin kapısına geldiklerinde içeriden “Seveni sevilene kavuşturunuz” nidası Ravza-i Mutahhare’de yankılanıyordu. Hz. Ebubekir Efendimiz ikinci bir ay olarak Hz. Aişe validemizin evine defnedildi.

Üçüncü bir ayın daha inmesi gerekiyordu. On yıl Müslümanlara hizmet ettikten sonra, büyük bir adaletle, Cenab-ı Hakk’ın verdiği kudretle Allah Rasülünün sünnetini şarka, garba yayan; kölesi ile Filistin’e gelirken on kilometre kadar gittikten sonra münavbeyle devesini yeden kölesine “Sen şimdi deveye bin, deveyi ben yedeceğim” diyen Hz Ömer (r.a.) üçüncü ay olarak da Rasül-ü Ekrem Efendimizin Hane-i Saadetlerine inmesiyle Hz. Aişe validemizin ruyası da gerçekleşmiş oldu.

Hz. Ömer (r.a.) ile Hz. Ebubekir Efendilerimizi sevmek ehli sünnet ulemasına göre imanın alametindendir. Buğzetmek ise imanın izalesine sebep olur.

Rabbim şefaatlerine mazhar buyursun.

Selam ve Duâ ile..


Facebook'ta Paylaşın İsLaM ÇoK GüZeL

Aşure Günü

•Aralık 26, 2009 • Yorum yapın

Muharrem Ayı ve Aşure Günü

“Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın (c.c.) ayı Muharrem” olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah’ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah’ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.

Âşura Günü ise Muharrem’in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah (c.c.) katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.

Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.

Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.

Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem’in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne “Âşura” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2.
Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3.
Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4.
Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5.
Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6.
Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7.
Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8.
Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9.
Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10.
Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)

Hz. Âişe’nın belirttiğine göre, Kabe’nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.

İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.

Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.

“Bu ne orucudur?” diye sordu.

Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)

Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.

Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:

“Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” ‘Buhari, Savm: 69.

O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.

Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.

Bir zat Peygamberimize (S.A.V.) geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu.(5)

Yine Tirmizi�de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.”(6)

“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur.” (7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.

Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir” demektedir.

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.

Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü’minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.

Bîr hadiste şöyle buyurular: “Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.”(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.

Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem’ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin’i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah’ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü’min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir “yas merasimi” haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31.
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40.
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbni Mâce. Siyam: 43.
8 ) İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve’l-Terhİb, 2:116.

Kerbela – Şiir

•Aralık 25, 2009 • 3 Yorum

Kabe’nin İçini İzleyin

•Aralık 20, 2009 • 1 Yorum

Cumanız Mübarek Olsun,

•Aralık 18, 2009 • 1 Yorum


Allah’ım (c.c.)! İşlerimi düzenle, hâllerimi güzelleştir


beni Sana kulluk eden iyi insanlardan ve sana şükreden varlıklardan eyle,


Dini dünyevi bütün işlerimizde düzenliliği kolaylaştır, hayırdan olan muradlarımızı yerine getir.


Hayırlı işlerin hepsine Bismillah


Şerlerin hepsine Euzû billah


Her korkuda Lâ ilahe illallah


Her hüzün ve kederde Maşaallah


Her günaha Estağfirullah


Her musibette İnna lillah


Her nimette Elhamdûlillah


Her bolluğa Eş-şükrü lillah


Her şaşılacak şey için Sübhanallah


Her darlık için Hasbiyallah


Her kaza ve kadere Tevekkeltü al-Allah


Her itaat ve isyanda Lâ havle vela kuvvete illa billah


derim.


Vakt-i şerif, Cuma, Ömr-ü aziz, ahir ve akibet hayrola..

Kalplerimize gerçek sevginin tattırılması niyazımızla..


Selam ve Duâ ile..

Yeni Hicri Yılınız Mübarek Olsun ( 01 Muharrem 1431)

•Aralık 17, 2009 • Yorum yapın

01 MUHARREM 1431

17 ARALIK 2009

HİCRİ YILBAŞI

Yeni bir hicret yılına girmekteyiz.
1430 hicri yılını uğurlarken,1431 hicri yılına kavuşmanın sevincini yaşıyoruz.

Yeni sayfaların açıldığı bu hicri senenin, bütün müslümanlar hakkında hayırlar getirmesini, zulüm altında inleyen kardeşlerimizin acılarının dinmesine ve bizlerin de İslami şuurumuzun artmasına vesile olmasını Cenab-ı Hakk (c.c.) ‘tan niyaz ederiz.

Muharremü’l Haram hicri senenin ilk ayıdır.

Bu mübarek ayda yapılabilecek amellerden bazılarını zikretmek gerekirse;

1. Muharrem’in 1-10. günleri arasında edilebilecek dua:

“Bismillahirrahmanirrahim”

“Allahümme entel Ebediyyü’l-Kadim,”

“Allahım,Sen Ebedi (sonu olmayan) – Kadim(öncesi olmayan)

el-Hayyü’l-Kerim,

Hayy (devamlı diri olan)-Kerim(cömert,ulu)

el-Hannanü’l-Mennan,

Hannan (çok acıyan)-Mennan(çok ihsan eden)’sın

ve hazihi senetün cedideh,es’elüke fihe’l-ismete mineş-şeytanirracim.

(bu yeni senede,beni şeytanın şerrinden korumanı)

Ve’l-avne ala hazihi’n-nefsi’l-emmareti bis-sui,

(nefsimin kötülüklerine karşı bana yardım etmeni)

Ve’l-iştiğale bima yukarribuni ileyke Ya Ze’l-Celali ve’l İkram.

(ve beni Sana yaklaştıracak işlerle meşgul etmeni niyaz ederim,Ey Celal ve İkram sahibi olan Allah’ım.)

Birahmetike Ya Erhamerrahimin.”

(Ey Merhametlilerin En Merhametlisi,bana Rahmetinle muamele eyle.)”

2. Muharrem ayının onuncu günü “Aşura” günüdür.

Allah(CC) katında faziletli bir gündür.

Sevgili Peygamberimiz(SAV) bugünü oruçlu geçirirlerdi.

Peygamberliği öncesinde de “aşure orucunu” tutmuştur.

Medine-i Münevvere’ye teşrif ettiklerinde yahudilerinde aynı gün oruç tuttuklarını gördü ve Müslümanlara 10 Muharrem’in önüne veya arkasına bir gün daha ilave edilmesini tavsiye buyurmuşlardır.

3. Aşura gününde (10 Muharrem);

* Eve çeşitli ve bol erzak almak,
* Muhtaçlara tasaddukta bulunmak,
* Komşu ve akrabaya ikramlarda bulunmak,

Gündüzünü oruçlu geçirip,gecesini de Kur’an okuyarak-namaz kılarak ihya etmenin ecre ve Cenab-ı Hakk’ın rızasına vesile olacağını unutmamalıyız.

Yine Muharrem ayının ilk “on” günü içerisinde, bir defaya mahsus olmak üzere, 2 Rekatta selam vererek, 6 Rekat namaz kılınması da tavsiyeler arasındadır.

Bu namazın, akşam ile yatsı namazları arasında kılınabileceği gibi, yatsı namazından sonra da kılınabileceği belirtilmiştir..

Namazın kılınışı şu şekilde tarif edilmiştir..

“Niyet eyledim Ya Rabbi rıza-i şerifin için namaza.”

(Kul hakkı geçmiş ise bu hakkın ödenebilmesi niyetiyle)

“Allahu Ekber”

1. Rekatta: 1 Fatiha Suresi.- 1 Ayetel Kürsi – 11 İhlâs Suresi

2. Rekatta: 1 Fatiha Suresi – 10 İhlâs Suresi

3. Rekatta: 1 Fatiha Suresi – 1 Tekasür Suseri – 11 İhlâs Suresi

4. Rekatta: 1 Fatiha Suresi – 10 İhlâs Suresi

5. Rekatta: 1 Fatiha Suresi – 3 Kafirun Suresi – 11 İhlâs Suresi

6. Rekatta: 1 Fatiha Suresi – 10 İhlâs Suresi

okunarak namaz tamamlanır ve duâ edilir..

Konumuza duâlar ile devam edelim;

“Bismillahirrahmanirrahim”

“Rabbena zalemna enfusena ve inlem tağfir lena ve terhamna lene kunenna mine’l-hassirin.”

“Ey Rabbimiz ! Biz kendimize zulmettik.Eğer bizleri affetmezsen ve bizlere acımazsan husrana uğrayanlardan oluruz.”

(A’RAF SURESİ: Ayet; 123)

“Bismillahirrahmanirrahim”

“Rabbic’alni mukimesselati ve min zürriyyeti Rabbena ve Tekabbel duae.
Rabbenağfir li velivalideyye velil mü’minine yevme yekumu’l-hisab.”

“Ey Rabbim; beni ve soyumdan gelen salih kimseleri,namazını dosdoğru kılanlardan eyle. Ey Rabbimiz duamı kabul eyle.

Ey Rabbimiz herkesin hesaba çekileceği günde,beni,anamı-babamı, ve bütün mü’min’leri affet.”
(İBRAHİM SURESİ: Ayet; 40/41)

“Bismillahirrahmanirrahim”

“Rabbi inni euzu bike en es’eleke me leyse li ve terhamni ekun mine’l-hasirin.”

“Ey Rabbim! Bilgim olmayan şeyi Sen’den istemekten Sana sığınırım.Ve eğer beni bağışlamazsan ve esirgemezsen,hüsrana uğrayanlardan olurum.”

(HUD SURESİ: Ayet; 47)

Selam ve Duâ ile; Allah (c.c.)’a Emanet Olunuz..

Sözsüz Konuşabilmek

•Aralık 13, 2009 • Yorum yapın

Sözsüz konuşabilmek güzel şey olsa gerektir.
Susmak ve anlamak, susarak anlatmak güzel şey.
Kelimeler elbette konuşabilmemiz için var.
Ama sükûtun bir ihtişamı yok mu sizce de?

Hani iki talebesi bir ALLAH dostunu ziyarete giderler. Ahir ömründe bize bir sohbet, bir nasihat eder ümidiyle. Otururlar saatlerce, ne bir tek söz, ne bir sohbet..

Canı sıkılır iki arkadaşın. Müsaade isteyip kalkarlar. Kapıya geldiklerinde aralarında konuşmaktadırlar,
”Üstadımız niye sohbet etmedi..?”
diyerek. Fısıldaşmaları duyan evin hanımı seslenir arkalarından;
-Yazık size, hiçbir şey duymadınız öyle mi? Oysa o neler anlattı size..

Susarak anlatmak zor şey galiba, susulanları anlatmak zor şey.

Hazreti Mevlana talebelerine sohbet ederken;
”ALLAH’ı tanıyan susar.” der.
Talebelerden birisi o günden sonra hiç konuşmaz olur. Günlerce sükût edip oturur kendi halinde. Bu durumu fark eden Mevlana, niye sustuğunu sorar genç adama.

‘Efendim siz demiştiniz ki, ALLAH’ı tanıyan susar, ben onun için
konuşmuyorum..”

Güler Mevlana:

-Öyle değil, der. ALLAH’ı tanıyan ALLAH’tan gayrısına susar. Onun konuştuğu ALLAH olur artık, ondan konuşan ALLAH olur.


Bu meselenin özünü idrak etmek bize uzak belki. Ama daima susup, bakışlarıyla insanların halini bir güzel tanıyanlar anlayacaklar ne demek istediğimizi.Kitaplarda nice içinden çıkılmaz meseleler vardır ki,sözün anlayamayacağını fark edince bir mısra yazarlar: “Tatmayan bilmez.” Tatmayan nasıl bilsin ki? Tadanlar da konuşmazlar nedense.

“Âşık susarsa, arif konuşursa helak olur.”denmesi bundan olsa gerektir. Vaktiyle gül kokulu meclislere aşina bir derviş, memleketinden uzaklara gitmek zorunda kalmış. Ruhu beden gurbetinde mahpus olan insan, bir de bedeni ile giderse siz düşünün halini! Ne halden anlayan bir dost, ne kapısını çalabileceği bir yaran, ne aynı dilden konuşabildiği bir yoldaş.. Böyle zamanlarda daha bir özlenir arkada bırakılanlar, daha bir iç yakar muhabbetin iştiyakı.

Derviş, bir gece vakti yalnızlığın ne menem bir şey olduğunu iliklerine kadar duyarak yürürken, yanından geçmekte olduğu evden gelen bir kokuyla sendelemiş. Bir muhabbet, bir neşe, bir tanıdık his.. Eve doğru yürümüş. Bahçe kapısından içeri süzülünce kalbinin atışları hızlanmış, muhabbet kokusu bir başka yakmış içini, ayakları bedenini taşıyamaz olmuş, kapının önüne gelip oracıkta boynunu büküp beklemeye koyulmuş. Kapı aralandığında, karşısındaki hiç tanımadığı ama ezelden aşina olduğu kişiye sarılmamak için zor tutmuş kendini. Susmuş ve beklemeye koyulmuş. Tebessüm ederek içeri dönen ev sahibi, elinde ağzına kadar su dolu bir kâse ile geri gelmiş. Bu kez yüzünde bir hüzün, gözlerinde mahcubiyet, dudaklarında sükût.. Kapının önünde mahzun bekleyen derviş başını hafifçe kaldırıp kâseyi görünce, hemen yanı başındaki gülün bir kırmızı yaprağını koparıp, zarafetle bırakmış suyun üstüne..

Ne su taşmış, ne de ağırlaşmış kâse..

Kâsenin oracığa bırakılmasıyla birbirlerine sarılmış iki ebed dostu. Bu başka bir lisan galiba. Sadece ehlinin bildiği, ehil olmayanların ise sadece hakkında konuştukları bambaşka bir lisan..

Tevekkeli dememiş

“Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”
diyenler.

Susmak zor iş belli ki. Alemlerin Efendisi
“Susan kurtulur”
buyurmuşlar.

Haydi dilinizi susturmayı başardınız diyelim, ya kalbin susması..?

Bir de kalp var. Marifet onu susturmakta.

Peki o nasıl olacak?

Kalbe sizin iradeniz dışında bir tek hissin bile gelmemesi..

“Tatmayan bilmez.”


Vesselâm..