header image
 

Farkında mısın..?

Tefekkürün ibâdetler arasında sayıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü, bir anlık tefekkür, iman hazinemizin mükemmelliğini sağlar.

“İnsanoğlu, gerçek mutluluğu ne hayal dünyasının sahte saraylarında, ne de madde dünyasının geçici hazlarında bulabildi…

Aradı, arıyor, arayacak… Taa ki; ahlâkın onay vermediği yollarda yürümeyi sürdüren toplumların, tarih sayfalarından nasıl silinip yok olduğunu görünceye kadar…” diyen şair Cengiz Numanoğlu’nun “Farkında mısın?” başlıklı şiirini aktarıyorum:

Beşerin temeli, bir küçük cenin,
Can vermeye, gücü yetmez kimsenin,
Kainat denilen dev değirmenin,
Suyu nereden gelir… farkında mısın?

Yıldızlar, bir adım yolundan şaşmaz.
Dağlar haddin bilir, denizler taşmaz.
Karıncanın yükü, boyunu aşmaz.
Bunca dengelerin… farkında mısın?

Cehâlettir, O’nu inkâr nedeni,
Ne mümkün görmek, o var edeni,
Beyin yönetirken bütün bedeni,
Beyni kim yönetir… farkında mısın?

Senin sahibin var, yokluğa kanma,
Sana senden yakın, uzakta sanma,
O’na tüm kâinat, dar gelir amma,
Bir gönüle girer… farkında mısın?

Bu dünya, uzunca bir yolun başı,
O mezar dediğin, bir sınır taşı,
Ömür, iki günlük iman savaşı,
Her an bitebilir… farkında mısın?

Etrafına bir bak, gör nicesini,
Gel de çöz, şu insan bilmecesini,
Bazen, ömür bile, tek hecesini,
Çözmeye yetmiyor… farkında mısın?

Kimi kibir denizinde boğulmuş,
Kimi, minnet ile, kula eğilmiş,
İnsan olabilmek, kolay değilmiş,
O kutsal savaşın… farkında mısın?

Kimi, servetini, sefaya vermiş,
Kimi, zekâtını dürüstçe vermiş,
Kimi, bir lokmanın şükrüne varmış,
Gerçek zenginlerin… farkında mısın?

Kimi, yaşlandıkça huzuru duyar,
İlahi kanuna, gönülden uyar,
Kiminde bir telâş, saçını boyar,
Tellerini sayar… farkında mısın?

Kimi, iman eden, kula çatarken,
Korkulara düşer, güneş batarken,
Kimi, ona-buna, akıl satarken,
Kendisi muhtaçtır… farkında mısın?

Kimi, bu dünyada, nefes aldıkça,
Allah’ı zikreder, kalbi vurdukça,
Kimisi de, yalnız darda kaldıkça,
Allah’ı hatırlar… farkında mısın?

Kimi, şans ve talih peşinden gider,
Durmadan kadere sitemler eder,
Böylesi kullara, neylesin kader,
Ekmeden biçen yok… farkında mısın?

Hergün “sondurak” ta, nice yolcular,
Kadın-erkek, çoluk-çocuk, ihtiyar,
Kimisi gülümser, mes’ut bahtiyar,
Kimi üzgün gider… farkında mısın?

Kimi, o durakta, dostunu arar,
Kimi de telâşla, bagacı sorar,
Oysa, ne valizi, ne bohçası var,
Hepsi yalnız gider, farkında mısın?

Ömürler mevsimler gibi dönerler,
Mumlar, yanar yanar, sönerler,
Yapraklar, sararıp, yere inerler,
Toprağa dönerler, farkında mısın?

“Aşk” sözcüğü günümüzde karmaşa,
Aşklar var; bir gaflet, bir kara maşa,
Ama, bir aşk var ki; gelince başa,
Ölüm kavuşmaktır… farkında mısın?

Sizin Beklediğiniz Ne ?

Bekleyenler var… Amansız hastalığın pençesinde kıvranırken, hasta yatağında hayata tutunmak için bir umut bekleyenler, bir ses bekleyenler var… Gizli gizli Rabbine yakarıp, dualarının bu seste yankı bulmasını isteyenler…

Bir yolcuyu bekleyenler vardır bazen, yada yola çıkmak için bekleyenler… Kabirde kıyameti bekleyenler var; ya cennet bahçesinde, ya da cehennem çukurunda… Bu ikincisinden Allah’a sığınırız.

Kabre girmek için sıra bekleyenler… acele etmeyin nasıl olsa sıra size de gelecek, kime gelmemiş ki! Ölümü kendine yakıştıramazken insanoğlu, nasılda ansızın yakalanıveriyor hiç de beklemediği bir anda…

Şu hayata dair beklentileri olanlar, farklı beklentiler içine girenler… Hayatın akışı içerisinde, beklentilerinin hangi doğrultuda olduğunu iyi idrak etme temennisinde olmalılar. O’nun, yani Yüce Yaratıcının rızasının hangi işlerde ve zamanlarda olduğunun bilinci içerisinde bir lütf-u ilahi olan şu mübarek “namaz” ve bu müstesna buluşmanın “vaktini” beklerken, bu mübarek anların bizlere kazandıracağı manevi boyutunu, bir arınma vesilesi yapanlara aşk olsun!

Abdullah b. Ömer (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sav) ile beraber akşam namazını kıldık. Cemaatin bir kısmı gittiler, bir kısmı da ibadete devam ettiler. Bir ara Rasûlullah (sav) nefes nefese, eteklerini sıvamış, koşarak geldi ve şöyle buyurdu:

“Müjdeler olsun size! Rabbiniz göğün bir kapısını açtı. Kullarıma bakın! Bir farz namazı kıldıktan sonra diğerine hazır bekliyorlar” buyurarak, sizinle meleklere övünüyor.” (İbn Mace)

İşte bu bekleyiş, bu kutlu zaman dilimi, hayatın gülistana döndüğü demlerdir. Rengarenk çiçeklerin, dağılıp savrulan yapraklarını bir araya topladığı anlar, çorak toprakların suyu beklediği gibi… sonra, yağmurun bardaktan boşanırcasına bir bahar akşamında toprağa yansıması gibi… “ey bana Yüceler Yücesi Rabbimden lütfedilen muhteşem namaz seni bekliyorum” demeyi ne çok isterdim. Bu özlemimizi her iki namaz vakti arasına sığdırmayı bahşetsin bize Yaratan.

Namaz, Müminin hakiki hürriyete kanatlanışını ifade eder. Her türlü maddi kayıtlardan ve prangalardan kurtuluşunu, maddi sınırların ötesinde manevi âlemlere seyrini gerçekleştirir. Mümin, bir ‘Hayy’, ‘Lâyemut’ (ölmez) ve Samed olan Allah’ın huzuruna yükselirken, Namaz’la hakiki hürriyetin hazzını yaşar…

Ya ezanlar… Şu mübarek ezanlar da birer hürriyet çağrısı değil midir? Kollarını semaya uzatmış muhteşem mabetlerden yankılanan, günde beş vakit “Allah-u Ekber!” nîdasının ardından, vaktin geldiğinin ve bu kutlu davete icabet etmenin heyecanını yaşarken… Her “hayyaale’l felâh” çağrısının özünde, “dünya zindanından, günah bataklarından kurtuluşa geliniz!” davetini duyarız an be an. Her namaz vaktinde yeni bir şevk ve neşve ile Hakka boyun eğmenin onurunu yaşar Müslümanlar…

İnsani ve ahlaki duyguların ön plana çıktığı bir mağfiret, bir bağışlanma vesilesi ve kulluk gibi muhteşem bir payenin tezahürü bu bekleyişler…

Günde beş vakit Yaratıcı ile muhatap anı, insana varlık idrakini tattıran, hayatın ötesine pencereler açabilmemizi sağlayan ve gafletten uyanmaya sevkeden bu müstesna kutlu dakikaları, her dem iştiyakla bekleyenlerden oluruz inşaAllah.

Ben Dervişim Diyene..

Rivayet odur ki;

Yunus Emre ölümünden yıllar, yıllar sonra Molla Kasım adında, tabir yerinde ise eğer ham bir yobazın eline Yunus Emre’nin şiirleri geçer…

Eline geçen kitap, Yunus Emre’nin üç bin sayfalık bütün şiirlerini kapsayan bir kitaptır ve dahası bu kitaptan başka bir tane daha yoktur…

Molla Kasım oturur bir derenin kenarına, başlar okumaya…Yok bu dine aykırı, yok bu haram, yok bunu beğenmedim deyim bir kısmını yakıyor bir kısmını dereye atıyordu…

Üçbin sayfalık kitaptan geriye bin kadar sayfa kalmıştır ki Molla Kasım şu beyit ile kaşılaşır:

Derviş Yunus bu sözü,
eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken
bir Molla kasım gelir

Sigaya çekmek;sorgulamak,hesaba çekmek anlamındadır…

Molla Kasım, anlar ki Yunus Emre bir Allah dostudur… Birkaç asır öncesinden Yunus’un eylediği bu keramete şaşışır ve telaşla dereye atlayıp sayfaları toplamaya çalışır…

Pişmanlık, üzerinden mürekkebin inci gibi durduğu sayfaları geri getirmeyecektir elbette…

Derviş Yunus…Allah (c.c.) Rahmet Eyleye…

Molla Kasım elinde yırtılmadan duran son sayfadaki şiirin tamamı şu şekildedir…

Ben dervişim diyene, bir ün edesim gelir
Seğirdüben sesine, varıp yetesim gelir

Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstüne, evler yapasım gelir

Altında gayya vardır, içi nar ile pürdür
Varuben ol gölgede, biraz yatasım gelir

Oda gölgedir deyu, ta’n eylemen hocalar
Hatırınız hoş olsun, biraz yanasım gelir

Ben günahımca yanam, rahmet suyunda yunam
İki kanat takınam, biraz uçasım gelir

Andan Cennete varam, Cennette huriler görem
Huri gılmanı, bir bir koşasım gelir

Derviş Yunus bu sözü, eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken bir Molla kasım gelir

Ve rivayet odur ki;

Yunus Emre’nin suya atılan bin sayfalık şiirini denizde balıklar, yakılıp göğe savrulan bin sayfalık şiirini gökyüzünde kuşlar ve son bin sayfalık şiirlerini ise yeryüzünde insanlar okurlar…

Duâlarım Sana Allah’ım (c.c.)

Sevgili Allah’ım! Beni, ilgilendirmeyen işe karışmaktan… Değiştirmeye güç yetiremeyeceğim meseleye kafa yormaktan… Kendi kapım pisken, başkalarının kapısının pisliğine takılmaktan… Bünyesi nice mikropla hasta ve dertliyken, doktorluk iddiâsında bulunmaktan… “Sadece işittiği” hususlar için “biliyorum” demekten… Sağdan soldan duydukları ile fetvâ vermekten… İlmi ve hilmi israf etmekten… Boyumu aşan mevzûlarda, gevezelik yapmaktan beni koru… Edebe yol olmayan yaşamaktan… Nefsim dururken, başka bir düşmanla savaşmaktan… Ve şerlilerin şer tuzağına düşmekten Sana sığınırım… Dışı içine kaçmaktan, içi dışına çıkmaktan, Hakk’tan sapıp hataya koşmaktan koru beni….

Sevgili Yaratıcım! Beni, var ettiğin o ezel yurduna, tertemiz geri döndür… Anamı ve babamı cennet bahçende gezdir… Gidişimi kolay eyle… Akıl yaşta değil, başta diyorlar, başıma akıl nasip eyle… Hakikatte aklın ne yaşta, ne de başta olmadığını… Fakat aklın ille de yanışta olduğunu fark ettir. “Aklını yaşında sanan büyüyememiş ihtiyar” olmaktan Sana sığınırım. “Aklı, baş olmakta sanan büyükbaş” olmaktan da koru beni… Hakkımda her ne murâd etmişsen, beni ondan râzı kıl da, şikâyet edip duran bedbahtlardan olmayayım…

Sevgili Dostum! Sevdiklerim uyuduğu, en çok sevdiğim de rüyalara daldığı ve beni sevdiğini söyleyenler yorulup, kendilerine bile hayırları kalmadığı zaman, beni yine de gözleyen, koruyan ve kollayan Sen’sin!.. O herkesin bırakıp gittiği ve sadece Sen’inle baş başa kaldığım zamanlarda, “Sen’inle olmak” duygusunu bana öyle derinden hissettir ki… Ömr-ü billah, yalnızlık nedir, unutayım… Dostlarına dost olmayı, dostlarının hizmetinde bulunmayı ve dostlara yaraşır bir sevgiyle sevmeyi nasip et…

Sevgili Sınayıcım! Karşıma çıkardığın imtihanlar hakkında, hüsn-i zan beslemeyi ve onların her birini, sadece benim hayrıma yarattığını düşünmeyi… Çirkin bakarak güzellikleri karalayanlardan değil, güzel bakarak pislikleri paklayanlardan olabilmeyi bana nasip et… Yoklukla, çoklukla, açlıkla ya da toklukla sınadığında, kanaat lutfet… Yusuf olmaya güç yetiremem belki ama… Ben farkında olmadan, ruhumda bir Yusufluk büyütmüşsen, Züleyhâ’lar karşısında serinlik, iffet ve asâlet nasip et… Kim bilir, belki Yusuf değil de, Züleyhâ olarak sınanmaktır nasibim… Eğer öyleyse, lütfen, karşıma Yusuf gibi bir Yusuf çıkar… Her ikimizi o sınamadan, alnı ak çıkar… Ve alnıma, o Yusuf ile, râzı olduğun şekilde visâli yazıver… Dedikodusunu yapanlardan olmaktansa, Züleyha olmak yeğdir… Lâkin o vakit, bana öyle bir el ver ki, gömleğe uzanmasın! Öyle bir göz ver ki, fesat bakmasın! Öyle bir dil ver ki, zora sokmasın! Öyle bir kalp ver ki, fitne dolmasın! Öyle bir ayak ver ki, icabında kendine ayak diresin! Öyle bir irade ver ki, Sen’in hükmünde erisin! Öyle bir sabır ver ki, sabrından bir zerre olsun! Öyle bir güç ver ki, içi kaynar, içi yanık, içi bitik ise de… Dışı pek serin, pek sakin ve ille kavî olsun!

Sevgili İkram Edicim! Sonu yok ki, iyiliğime iyilik kat… Gözlerimi aç da, iyiliği kendi engin deryası içinde görür olayım. Hâdiseleri daracık, küçücük aklımla değil, akıl ötesi hikmetleriyle değerlendirme gücü ver… Sadrımı genişlet… İyiliği, sadece dil ile tavsiye edenlerden değil, fedâkârlık ederek ve çilelere katlanarak, iyiliğe bizzat vesîle olanlardan et beni… Taif’lerde taşlansa da, nefsi için zerrece öfke duymayacak yürek lutfet! Genişlemişlere, darları sarma ve kollama aşkı ver… Dar kalmışlara, o genişlerin eteğine sığınma ve onlara teslim olma nimetini bağışla… Baş gözümü de kalp gözümü de körlükten muhafaza buyur… Sonra da o göz açıklığının, her dâim şükrünü nasip et… Arayıp da bulamayan… Bulduğundan gâfil, aranıp duran… Arayışlarını beyhûde zannedip ümitsizliğe kapılanlardan etme beni… Kalabalıklar içinde bir tenhâ lutfet de, o tenhâda gizli gizli, Sen’inle buluşayım… Biricik sevgili olan “kendinle” oyala ve sevindir beni…

Sevgili Affedicim! Başkalarının hatalarını ve zaaflarını seçip çıkarmaya ayarlı bir bakıştan Sana sığınırım. Bana, kendi hatalarını görmekten, başkalarınınkini görmeye hâli kalmayacak göz lutfet… Beni, sırdaş olabilen, sırdaş kalabilen, güvenilen ve peygamberinin «emîn»lik sıfatıyla boyanmış olan biri et. Bana nasip ettiklerini hor, hakir ve çirkin görmekten gözlerimi kurtar… Nefis perdesi yüzünden baktıklarını göremeyen, görüşü yanıltıcı ve aldatıcı olan, isabetsiz, sığ ve bön bakan biri olmaktan koru beni… Gözlerimden perdeleri dilediğince kaldır… Esirgeme ne olur, beni huzuruna aldır… Öyle bir aldır ki, her an huzurunda huzur, her dem huzurunda sürûr duyayım… Her ne çıksa karşıma Sen’den bilip, hürmet ile baş üstüne koyayım…

Sevgili Rezzâkım! Şu içtiğim çay tadında bir ömürle bereketlendir beni… Açken de, tokken de gülümseyebilmekle rızıklandır. Sıcak ekmeğe dokunduğumda duyduğum hazzın aynısını, bayat ekmeğe dokunduğumda da duymayı nasip eyle… Soframdaki lokmadan şikâyet etmekten koru da, o lokmayı kimlerle bölüşebileceğimin düşüncesine sal beni… Sadece kendi karnı doyduğunda rahatlayanlardan olmaktan, yalnızca kendi keyfini düşünenler arasına girmekten koru… Midesi biraz dolunca, doygunluk hissetmekten Sana sığınırım… Sen beni, gönül tokluğuyla nasiplendir… Başkasının hakkına göz dikmekten, hakkı olmayanın peşine düşmekten muhafaza eyle… Hani hiç olmadı ya, gün gelir de, karnım sırtıma yapışacak kadar aç kalacak olursam, o gün, bir sünneti yaşıyor olmanın mutluluğuyla güldür yüzümü…

Sevgili Âdilim! Ben nefsime çok zulmettim… Bunu, Sen’in emirlerini yaşamak hususunda lâkayt kalmakla yaptım… Doğrusu, hâlâ “nefsim nefsim!” demekle bile, kendime zulmetmekteyim… Hakkımda adaletinle değil, rahmetinle hüküm ver… Yüceler yücesi af ve merhametine öylesine muhtacım, üstelik bunu Sen’den isterken, öyle de yüzsüzüm ki… Bana kızgınlık ve kırgınlıkla âh ettirme… Kimsenin bu şekilde âhına da beni sebep etme… Fakat keşke, ne şeref ki, aşk ile âh edeyim… Ve aşk ile «âh»a vesile edileyim….

Amîn…. Amîn…. Amîn….

Kara Sevda

Canım Feda Gül Ahmed’e (S.A.V.)

Bir Yoksun, Bin Varsın



Bir Yoksun, Bin Varsın

Bir yoksun aramızda, gözümüzü açtık dünyaya
Bin varsın içimizde, varlığa sebep kıldı Sen’i, Mevlâ (c.c.)
Bir yoksun aramızda, yürekler hasretinle yandı
Bin varsın içimizde, Sen’sin her güzelliğimizin adı.
Bir yoksun aramızda, boynu bükük ümmetinin
Bin varsın içimizde, dermanı oldu yüreğin
Bir yoksun aramızda, yorgun düştü hayaller
Bin varsın içimizde, kokunu taklit eder güller
Bir yoksun aramızda, öksüzler daha bir öksüz
Bin varsın içimizde, en kuvvetli olur güçsüz
Bir yoksun aramızda, zaman perişan
Bin varsın içimizde, canandan daha canan
Bir yoksun aramızda, Sen’i anlatıyoruz birbirimize
Bin varsın içimizde, ta içimizde
Bir yoksun aramızda, sevinçlerimiz hep yarım kaldı
Bin varsın içimizde, Sen’sin mutluluğumuzun kaynağı
Bir yoksun aramızda, nurun kaldı geride
Bin varsın içimizde, sevdalıların izinde
Bir yoksun aramızda, olmayan yalnız bedenin
Bin varsın içimizde, rehberimiz Sen’sin
Bir yoksun aramızda, bir bilsen Sen’i ne çok özledik
Bin varsın içimizde, bunun için Allah’a şükrettik.

Geldim Ya Rasulallah

Hakiki bir dost bulmak, o kadar kolay değildir.



Hakîkî bir dost bulmak, o kadar kolay değildir.

İnsan kendisine iyi bir arkadaş bulabilir. Vefâlı bir eş ve iyi bir iş de bulabilir. Hatta, gökte aradığını yerde bulanlar bile vardır.

Ama hakîkî bir dost bulmak o kadar kolay değildir. Önce gönüller üzerine dostluk köprüsü kurmak gerekir. Ancak böyle bir köprüyü inşâ edenler ve bu köprüden geçenler hakîkî dostlara kavuşabilirler. Dostluk köprüsünden geçmek için ise, insanın önce kendisinden geçmesi gerekir.

Dostluk köprüleri, sağlam temeller ve şirin kemerler üzerine bina edilir. Bu köprülerin taşları cefa ile yontulmuş, harcı vefa ile yoğrulmuştur. Diğer köprülerin en az iki ayağı varken, dostluk köprüleri tek ayak üzerinde bile durabilirler. Yani karşı taraftan bir destek ve çıkar beklentisi yoktur.

Dostların sevgisi de, şefkati de, ilgisi ve ikrâmı da karşılıksızdır. Bu köprülerin altından çok sular, üstünden uzun yıllar geçse de, onlar yıpranmaz ve yıkılmazlar. Böyle bir köprü inşâ etmek zahmetli olduğu için hakikî bir dost bulmak da zordur.

Aşık Veysel, “Dost dost diye nicesine sarıldım” diyor. Ama hiçbirisinde bir vefâ bulamadığı için toprağın kucağına dönüyor. Çilenin, cefânın, sadakatin ve şefkatin sembolü olan kara toprağı dost olarak kabul ediyor. Bir başka âşık, ömür boyu bir dost bulamadığından yakınıyor,

“Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diyerek sazının tellerine dokunuyor.

Mecazî aşkın çöllerinde dolaşanlar, hakîki bir dost bulamamanın ıztırabını yaşarlar. Allah dostlarından bir zatın dediği gibi, böyle âşıkların divanlarını sıksan, herbirinden hazînâne birer feryat damlar. Ancak, dostluk köprüsünden geçenler, Leylâ’yı bırakıp Mevlâ’ya koşanlar elemsiz lezzete kavuşabilirler.

Hallac-ı Mansur, Allah dostudur. Dostluk köprüsünden geçerek Rabbine o kadar yaklaşmış ki, artık O’nu kendinden, kendisini de O’ndan sayarak “Ene’l-Hak” demiştir. Fakat dost halinden anlamayanlar velîliği delilik kabul ederek kendisini idam ettiler. Önce ellerini ve ayaklarını kestiler, sonra da başını keserek bedenini yaktılar ve küllerini Dicle Nehrine attılar. Böylece gerçek bir dost, dostu için canını feda etmiş oluyordu.

Mansur idam edilirken, şeytan karşısına geçer ve şöyle der:

“Ben de ene dedim, sen de ene dedin. Ama ben lânete maruz kaldım, sen rahmete nail oldun. Bunun hikmeti nedir?” Mansur da şu cevabı verir:

“Sen ene dedin, kendini ortaya koydun, ben ene dedim, kendimi ortadan kovdum.”

Demek ki, dost dostta fâni olursa, dostluk bâki kalıyor.

Sufîlerin “fenâfillah” dedikleri bu olsa gerek. Dostluk köprüsünden geçebilmek için bazı şeylerden vazgeçmek gerekiyor. Mansur, önce ene’sinden, sonra da başından vazgeçiyor.

Acaba bizler ebedî ve ezelî dostumuz olan Rabbimiz için nasıl bir fedakârlık gösteriyoruz? Meselâ, her sabah dost dâveti olan Ezân-ı Muhammedî’yi işitip de, bu dâvete icâbet etmek için uykumuzdan vazgeçebiliyor muyuz? İçimizdeki öfkeden, kinden, hased ve husûmetten vazgeçip, muhabbet yolunu seçebiliyor muyuz?

Allah ve Rasûlüne ebedî dost olmak istiyorsak, gönlümüzün elinden tutup, “Gel dosta gidelim gönül” diye yollara düşmeliyiz.

Bu yolda kaybedecek vaktimiz yoktur. Fırsatı kaçırdıktan sonra, “Geçti dost kervanı” diye sızlanmanın bir faydası olmayacaktır.

Selam ve Duâ ile…

(Bu yazıyı gönderenden, Allah (c.c.) razı olsun..)

O’nun için olmak..



Neden Hz Yakup yanında onca evladı varken illa Yusuf diye ağlayıp gözlerini kör eyledi. Sevgi sadece evlat sevgisi ise bu sevgiyi kendine yaşatacak hiç mi evladı yoktu.. Diğer evlatları ona bu evlat sevgisini veremez miydi.. Bir sevgi uğruna hele ki yanında bu sevgiyi giderecek başka kişiler olduğu halde gözler körleştirilebilir miydi.. Ve Yusuf’un geleceği bilinmediği halde geleceğine dair bu kadar ümit beslenir miydi..

Neden Mecnun illa Leyla deyip çöllere düştü. Mecnun için başka bir sevgili bulunamaz mıydı.. Hiçbir kız Leyla’nın verdiğini veremez miydi Mecnun’a.. Eğer istek sadece dünya ise o çölde Leyla’dan daha güzelleri vardı.. Yok eğer istek hem dünya hem ahiret ise o çölde yine bunu Mecnun’a verecek kızda vardı.. ama Mecnun illa neden Leyla diye çöllerde idi.. Neden Leyla’nın artık dünyadan göçtüğünü öğrendiği halde onu unutup gitmek yerine gidip Leyla’nın tabutuna uzanıp onsuz hayatı kendisine haram eyleyip o canı verenden ölümü istedi. Ve canı veren onun isteğini kabul edip o canı Leyla’sız dünyada bırakmadı..

Neden Bülbül Gül için ağlayıp durdu hep.. Gül’ün dikenlerinin her seferinde vücuduna batıp kendisine acı vereceğini bildi halde neden bülbül hala güle konmaya gülü koklamaya devam etti. Bülbül için gül sadece bir çiçekse eğer gülün verdiği çiçekliği verecek bir çok çiçek vardı şu dünyada.. ama bülbül neden hiçbir çiçeği görmeden ısrarla gül için ağlayıp güle konup gülü kokladı..

Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı…

Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi…

Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti…

Eğer sadece Yakup için evlat.. Mecnun için sevgili.. Bülbül için çiçek olsaydı anlam

Ne Yusuf için gözler kör edilirdi… ve gelene kadar dünyaya küsülürdü..

Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü..

Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı…

Bunu anlamak için Yakup olmak lazım.. sadece Yakup olmak değil Yusuf gibi evlat sahibi olmak lazım… bu da yetmez.. en önemlisi Yakup gibi sevmek lazım.. ve Yusuf’un yokluğunda gözleri dünyaya körleştirecek sevgi lazım…

Bunu anlamak için Mecnun olmak lazım.. sadece Mecnun olmak değil Leyla gibi bir sevgili lazım.. ve Mecnun gibi sevmek lazım.. Leyla’sı Mevla’ya ulaştığında onunla Mevla’ya gitmeye hazır olmak lazım.. bu sevgiyi yüreğine canına işlemek lazım ki sevgi ve sevgili gittiğinde canı da onunla gitsin ki sevgili olmadığında o da olmasın..

Bunu anlamak için Bülbül olmak lazım.. sadece bülbül olmak değil Gül gibi bir çiçek lazım.. ve Gül’e bülbül gibi özlem duymak lazım.. koklamaya geldiğinde batan dikenlere katlanmak ve akan kanı görmemek lazım…

Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakub’un gözlerini..
Leyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun’u..
Gül’ü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül’e..

Tek bir olan biri…

Yakub’unda.. Mecnun’unda.. Bülbül’ünde Rabbi olan ALLAH (c.c.)
Yusuf’unda.. Leyla’nında.. Gül’ünde Rabbi olan ALLAH (c.c.)

İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor..
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..

O hükmü kestiyse.. O hükmü yazdıysa

Artık ne göz açılabilir O izin vermeden
Artık ne can hayatta kalabilir O canı vermeden
Artık ne akan kan durabilir O durdurmadan

Sonu yok bu sevdanın O sonu kesmeden
Açıklaması yok bu sevdanın sevdayı gönle yerleştiren açıklamasını yapmadan

İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor..
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..

Çünkü bu cevabı bulunca tüm sorular en güzel cevaba ulaşıyor
Çünkü bu sonu bulunca en güzel başlangıç oluyor
Çünkü O’nu bulunca kayıplar en güzel kazanç oluyor..

İşte körleşmek.. aslında kayıp ama en güzel kazanç oldu O’nunla..
İşte ölüm… yokluk gibi aslında ama en güzel varlık oldu O’nunla..
İşte kan.. en büyük acı aslında ama en güzel koku oldu O’nunla..

Yakup… ne güzel oldu Yusuf ile….
Mecnun… ne güzel oldu Leyla ile..
Bülbül… ne güzel oldu Gül ile..

Aslında hepsi en güzel bir güzel ile güzel oldu MEVLA (c.c.) ile…

O’nun için yaşamak.. O’nun için sevmek.. O’nun için olmak…

İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor..
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..

Selam ve Duâ ile..