Tecessüs…



Cemiyetleri karıştıran, huzur ve sükûnu ihlâl eden, aralarında fitnelerin çıkmasına ve insanların birbirinden nefret edip uzaklaşmasına vesile olan âmillerden birisi de (belki de en önemlisi) başkalarının kusurlarını görme, araştırma ve onları etrafa yayma dediğimiz tecessüstür.

Tecessüs, elle dokunmak, haber araştırmak, göz dikmek, yoklamak, bir şeyin iç yüzünü araştırıp sırrını çözmeye çalışma gibi anlamlara gelen “cess” kökünden gelmektedir. Kelime olarak, herhangi bir şey hakkında bilgi toplama, yitik arama, bir şeyi gözetleme, buluş ve keşif merakı gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Tecessüs, daha hususi bir anlamda, kötü bir maksada yönelik olarak gizli hususları araştırma demektir. Nitekim, casûs kelimesi aynı kökten türemiş bulunan bir kelimedir. (Bkz: Fîrûzâbâdî, 690; Râgıp el-İsfahanî, 93.)

Tecessüs kelimesinin kök anlamlarına baktığımızda, derinlemesine araştırma ve bir şeyin iç yüzünü çözmeğe çalışmanın, hem iyi ve hem de kötü maksatlar için olabileceğini görmekteyiz. Nitekim bir insan, ilmî bir hakikati derinlemesine araştırıp incelediğinde müspet anlamda bir tecessüs yapmış olduğu gibi, onun hiç kimseye faydası olmayan, hattâ belki zararı olan bir işin arkasına düşüp araştırma yapması ise menfi manâda bir tecessüstür. Ahlâkî bir terim olarak ise tecessüs, kötü niyetle başkalarına ait sırları araştırma, insanların açığa çıkmasını istemedikleri gizliliklerini dışa vurma ve onların istemedikleri davranışlarına vakıf olmağa çalışmaktır. Bu yazıda tecessüsün bu yönü ele alınacaktır.

“Birbirinizin Gizli Hallerini Araştırmayın!”

Bir arada yaşama mecburiyetinde olan insanların, huzuru ve emniyeti sağlayacak ahlâkî kurallara riâyet etmesi, insanların arasını bozacak, kargaşaya, çekişmeye ve huzursuzluğa vesîle olacak davranışlardan kaçınması gerekir. İnsanları huzura kavuşturmak için gönderilen İslâm, insanların birbirlerine karşı son derece sıcak ve merhametli olmalarını emretmiş, başkalarını rahatsız edici tutum ve davranışları da yasaklamıştır.

İnsan, Allah’ın yeryüzünde değer verdiği ve bütün canlılardan üstün kıldığı bir konumdadır. İnsanın bizzat kendisi değerli olduğu gibi, şânı, şerefi ve haysiyeti de değerli ve üstündür. Hangi şekilde olursa olsun, onun tahkir edilmesi, ayıplanması, kusurlarının veya duyulmasını istemediği fiillerinin, özel durumlarının vs. araştırılarak, sağa sola taşınması ve açıklanması da yasaklanmıştır.

Cenab-ı Hakk, “tecessüs”ü (başkalarının eksiklerini araştırmayı) şu beyanlarıyla yasaklamıştır.

“Ey iman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur). (Hucurât, 49/12)

Buradaki “birbirinizin gizli hallerini araştırmayın” emri, insanların sırlarını, gizli yönlerini araştırmayın, birbirinizin kusurlarını soruşturmayın, başkalarının hal ve hareketlerini araştırmayın demektir. Bu hareketler ister su-i zandan dolayı yapılsın, yahut kötü niyetle birine zarar vermek için yapılsın veya sadece kendi merakını gidermek için yapılsın, her durumda da dinin yasakladığı şeylerdir. Başkalarının üzerine perde çekilmiş hallerini araştırmak, o perdenin arkasına uzanarak kimin ne ayıbı var, kimin ne kusuru var, kimin ne biçim gizlenmiş hataları var diye öğrenmeye çalışmak, bir Müslüman’ın işi değildir. İki kişinin özel konuşmasına kulak kabartmak, komşuların evlerinin içini merak etmek, çeşitli yollarla başkalarının aile hayatını veya onların şahsi davranışlarını araştırmak büyük bir ahlâksızlıktır ve bir çok kötülüğe sebebiyet verir. (Mevdûdî, Tefhim, Hucurât 49/12 nin tefsirinde) . Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hutbesinde bu kimselerle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Ey diliyle Müslüman olup da, kalbine iman nüfuz etmemiş münafıklar! Müslümanlara eziyet etmeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim Müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah’da kendisinin kusurlarını açığa çıkarır. Allah, evinin içinde dahi olsa böylesini rezil rüsvay eder.” (Ebû Davud, “Edeb,” 35)

“Yazıklar Olsun Onlara!”

Tecessüsü yapanların düşecekleri kötü durumu vurgulamak için, bu kimseler “veyl olsun” tehdidiyle ihtar edilmişlerdir. Ve bununla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’de müstakil bir sûre nazil olmuştur.

“Vay haline her hümeze ve lümezenin” (Hümeze 104/1) “Hemz” gıybet etmek, (Ebû Ubeyde 1981, 311; İsfahânî, 546) , göz kırpmak, gözle işaret etmek, dürtmek, itmek, vurmak, ısırmak, kırmak (Fîrûzâbâdî, 681); “lemz” ise, gıybet ve kusur araştırmak (İsfahânî, 454) , ayıplamak (İbn Fâris, 938) gibi anlamlara gelmektedir. “Lemz’in insanları çekiştirmek veya yüzüne karşı ayıplamak, “hemz”in de arkadan çekiştirmek anlamına geldiği veya tam tersi olduğu, yine “hemz”in gözle, “lemz”in de dille ayıplamak yahut tam tersi anlamlara geldiği de söylenmiştir (Fîrûzâbâdî, 674-675) . Ancak ikisinde de ortak olan nokta, insanların hakarete maruz bırakılması ve küçük düşürülmesidir.

Hümeze Sûresi, her toplumda görülebilen bir fiili nazara vermekte, kendisine mal verilen, ancak verilen malın mahkûmu olan, dünyada tek yüce değerin maldan ibaret olduğunu kabul eden ve onun karşısındaki bütün değerleri küçük gören düşük karakterli kişileri canlandırmaktadır. Aynı zamanda insanların konumlarının, sözün değerinin, gerçeklerin ölçüsünün malla orantılı olduğunu zanneden, mal kazanmakla insanların bütün değerlere ulaşabileceğini ve sınırsız bir kuvveti elinde tutacağını düşünen düşük yapılı bir tipi tasvir etmektedir. Ayrıca böyle bir kişi, bu imkânların kendisini ölümsüzleştireceği duygusu da taşımaktadır. Şayet âhirette bir hesap veya ceza olacaksa bunu malıyla savuşturacağını düşünmektedir. Bu sebeple o zayıf karakterli kişi malını saymakta, saydıkça da zevk almaktadır. İçinden kötü bir duygu onu insan şeref ve haysiyetini çiğnemeye, diliyle insanları çekiştirip alay etmeye sevk etmektedir. Bazen o, başkalarının hareketlerini taklit ederek, sesini onların seslerine benzeterek, tavır, jest ve mimiklerini küçümseyerek söz ve işaretle insanlarla alay eder.

Bu tasvir, şahsiyetten yoksun ve imandan mahrum olan çirkin ve âdi beşer ruhunun bir tasviridir. İslâm ahlâkı yüceliğe değer verdiği için, bu derece zayıf karakterli ve ham ruhları nefretle karşılar. Bunun için alay ve istihzâyı yasaklar. Çeşitli yerlerde başkalarını çekiştirmeyi reddeder. Burada yapılan davranışın bu derece çirkin olarak dile getirilip bunun yanı sıra, tehditlerin yer alması ise, o gün için müşriklerin Hz.Peygamber’e (s.a.s.) ve inananlara karşı davranışlarının böyle olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla onlar içlerine korku salan ürpertici bir tehdite muhatap olmuşlardır. (Kutup, Seyyid, Fî Zılâli’l-Kur’ân, “Hümeze Sûresi tefsirinde”).Görüldüğü üzere insanların tavır ve davranışlarını tecessüs ederek, onları alaya alma yasaklanmıştır.

Başkalarını gizliliklerinin araştırılmaması, dilden dile dolaştırılmaması, dolayısıyla onların ayıplanıp toplum huzuruna çıkamayacak bir konuma düşmemeleri ve dolayısıyla insanların kendisinden emin olduğu bir konumda bulunmaları, o kadar önemlidir ki, Hz. Peygamber (s.a.s), “Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir.” (Buhârî, “İman”, 4) buyurmuş, iki çene ve iki apış arası konusunda söz verip sözünü yerine getirene Cennet’te kefil olacağını (Buhârî, “Rikak”, 23) bildirmiştir. Buradaki her iki hadiste de özellikle dile vurgu yapılmıştır. Zira insanların gizli yönlerinin başkalarına aktarılmasında dil, önemli bir fonksiyon icra etmektedir.

Bu hususla ilgili şu nebevî beyan da oldukça önemlidir: “Âdemoğlu sabaha erdi mi, bütün azaları, dile temenna edip: ‘Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Zira biz sana tâbiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikamette oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız!’ derler.” (Tirmizî, “Zühd”, 61) “Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 51)

Evet Müslüman’ın nazarında elle yapılan tecavüz ile tecessüs, gıybet, bühtan, tahkir, tezyif gibi dil ile yapılan tecavüz ve çekiştirme arasında fark yoktur. Zira birisi onun maddi yönünü zedelemekte ise, diğeri de mânevî yönünü yıpratmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Mi’rac’a çıktığında, orada bir kavmin yanından geçerken, onların demirden tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini yırtıp kanattıklarını görünce, Cibril’e bunun sebebini sormuş, o da bunların, insanları çekiştiren ve onların gizliliklerini ortaya çıkaran kimseler olduklarını söylemiştir. (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 35; Ahmed b. Hanbel, 3/224.)

Tecessüste insanın gözü, kulağı hattâ kalbi birer aracı olması hasebiyle, hepsinin ayrı ayrı sorumluluğu söz konusudur. Zira başkasına ait bir gizliliği dinlemede veya başkasına ait özel bir konuşma ya da telefona kulak kesilmede kulak aracı olduğu gibi, başkasının görülmesini istemediği bir gizliliğine şahit olmada da göz devreye girmektedir. Yani tecessüsün birinci derecede aletleri dil, göz ve kulaktır. Bunun için de Yüce Allah, “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalp gibi azaların hepsi de ondan sorguya çekilecektir.” (İsrâ 17/36) beyanıyla, insanların bu organlarına sıkı sıkıya sahip çıkmalarını tembihlemiştir.

İnsan, her şeyden hesap verecektir. Kıyâmet günü günahı işlediği organları aleyhinde şahitlik yapacakları gibi, (“Gün gelecek, dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları bütün kötülükleri tek tek bildirerek aleyhlerine şahitlik edecektir.” (Nûr 24/24), Resûlullah’ın (s.a.s): “Kıyâmet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabb’inin huzurundan) ayrılamaz: Ömrünü nerede harcadığından, ilmiyle ne amelde bulunduğundan, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve vücudunu nerede eskittiğinden.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 1) şeklindeki ifadelerine göre de, bütün organlar yaptıklarından dolayı Allah Teâlâ’ya hesap vermeden yerlerinden ayrılamayacaklardır.

Yukarıda naklettiğimiz âyeti kerimede vurgulandığı gibi, özellikle göz, kulak ve kalbin zikredilmesi son derece önemlidir. Bununla şu anlamlar kastedilmiştir: duyan, gören ve kalbi olan kimsenin mesul olacağı kasdedilmiştir. Yani insana: “Dinlenmesi haram olan şeyi neden dinledin, bakılması helâl olmayan şeylere neden baktın, düşünülmesi ve karar verilmesi helâl olmayan şeyleri niçin karar verip yaptın” diye sorulacaktır.

Bu âyet şöyle de yorumlanabilir: İnsanların hepsi, kulaklarından, gözlerinden ve kalplerinden sorumlu olup, kendilerine şöyle sorulacaktır: “Kulağınızı Allah’a itaatte mi, yoksa isyanda mı kullandınız” Diğer organlarına da aynı sorular sorulacaktır. Çünkü bu organlar, vücudun âletleri konumundadır. Nefis de âdeta onların başkanı, yöneticisi ve onları kendisi için kullanan efendi pozisyonundadır. Şayet nefis bu organları hayırda kullanırsa mükâfatı, şerde kullanırsa cezâyı hak etmiş olur. (Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, “İsrâ 17/36 nın tefsirinde”)

~ tarafından islamcokguzel Mart 26, 2008.

Bir Yanıt to “Tecessüs…”

  1. elimizde bazı kelimeler.bu kelimelerin nereden geldiğini nasıl öğrenebilirim.ödevime yardımcı olur musunuz?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: