Selâm olsun Ehl-i Vefâ’ya

Selâm olsun âşıklara… Selâm olsun sadıklara… Selâm olsun ehl-i Vefâ’ya…
Yüce Mevlâ (cc) ehl-i Vefâ’yı, “Allah sadakat gösterenleri, sadakatleri sebebiyle mükâfatlandıracaktır“ (Ahzap 24), şeklinde müjdeliyor…
Lügatin sevgide ve sözde durma, bağlılık gösterme diye tercüme ettiği vefa kelimesi, minnettarlık, sadakat ve istikamet gibi vasıfların hepsinde, bir kumaşın iki yüzünden biri olmak gibi ayniyet ifadesi taşır. Vefa, islâmi şiarlardan biri ve belki de en esaslısıdır. Gerçi islam nazarında esasların esası imandır. Fakat imanın aynı zamanda bir vefakarlık tezahürü olduğu da muhakkaktır. Zira vefa, ahde riayet, yani verilen sözde durmadır. İmanda, ruhlar aleminde Rabb’i (cc) tasdik ve ikrara bu dünyada sadakat gösterilmesi, yani netice itibariyle bir vefakarlıktır.
Verdiği sözde duran, yaptığı anlaşmaya bağlı kalan en büyük insan şüphesiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’dir. Bu hususta dostunu da, düşmanını da ayırt etmemiştir. Dostuna verdiği bir sözde durup, onu yerine getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı anlaşmaya da sadık kalmış, her ne pahasına olursa olsun, aykırı hareket etmemiştir. Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklediği meşhurdur. O adam unutup gelmediği halde, “nasıl olsa artık gelmez” diyerek çekip gitmemiştir. Verdiği sözde durmanın en müstesna örneğini vermiştir…
Allah’ın Rasûlü (sav) en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, netice kendisinin aleyhine de olsa hiçbir surette vefâsızlık göstermemeyi önemle tavsiye etmiştir.
Gül mektebinde yetişen Hz. Ömer (ra) Efendimiz bir gün arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girer, “ey halife bu aramızdaki kişi bizim babamızı öldürdü, ne gerekiyorsa lütfen yerine getir“ şeklinde şikayetlerini bildirirler. Bunun üzerine Ömer (ra) suçlanan gence dönerek, “söyledikleri doğrumu?“, diye sorar.Genç dogrulayınca, Ömer (ra) olayın anlatılmasını ister. Genç anlatmaya başlar, derki:
„Hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki, dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Bu durum nefsime çok ağır geldi. Ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim, fakat arkadaşlar beni yakaladı..“
Adil halife Ömer (ra), söyleyecek bir şey yok; bu suçun cezası belli, madem suçunu da kabul ettin, derken, delikanlı söz alır, “Efendim bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım. Babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettğiniz için Allah indinde sorumlu olursunuz. Bana üç gün izin verirseniz, ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim. Bu üç gün içinde yerime birini bulurum“ diye müsade ister.
Ömer (ra) dayanamaz, “Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır!“, der. Sözün burasında genç ortama bir göz atar, “şu zat benim yerime kalır“, der. O zat, henüz yaşarken cennetle müjdelen Amr ibni Asr’dan (ra) başkası değildir. Ömer (ra) merakla sorar: “Ey Amr, delikanlıyı duydun, ne dersin?“… O yüce Sahabe cevaben, evet ben kefiliyim deyince, genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzereyken, gençten halen daha haber alınamaz. Medinenin ileri gelenleri Halife’ye çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr ibni Asr’a (ra) verilecek cezanın yerine, maktülün diyetinin verilmesini teklif ederler, fakat şikayetci gençler razı olmaz ve “babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz“, derler.
Ömer (ra) kendinden beklenen cevabı verir, derki, “bu kefil kendi babamda olsa farketmez, cezayı infaz ederim.“ Amr (ra) ise, “biz de sözümüzün arkasındayız“ diyerek teslimiyet gösterir. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve kalabalığın arasından genç görünür. Ömer (ra) gence dönerek sorar, “gelmeme gibi bir fırsatın vardı, neden geldin?“.
Genç vakurla başını kaldırır ve: „Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim“, der.
Ömer (ra) bu defa Amr’a (ra) dönerek, “Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?“, sorar. Büyük Sahabe, “bu kadar insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim“, der. Sıra gençlere gelir ki onlarda, „şikayetimizden vazgeçiyoruz“ diye geri çekilirler.
Halife Hz. Ömer’in (ra), “biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz, ne oldu da vazgeçiyorsunuz?“, sorusuna gençlerin cevabı dehşetlidir: “Merhametsiz insan kalmadı denmesin diye!“…
Ey Muhammed (sav) ümmeti, işte vefâ!!!
Sevgili Efendimiz (sav) ve sadık dostları Sahabeler (ra) vefâyı işte böyle anlamış ve yaşamışlar. Allah (cc) için kendimize soralım. Biz ne kadar vefalıyız? Yüce Rabbimiz’e, sevgili Peygamberimiz’e, yüce Kitabımız’a, dinî ve millî değerlerimize karşı ne kadar vefalıyız? Kara peçeli Kâbe’nin şubesi mescidlere, Ezan’a, seccadeye, tesettüre ne kadar vefalıyız? Peygamber sevdalısı Ecdâdın emaneti topraklara ve bayrağa ne kadar vefalıyız? Büyüklerimize, sevdiklerimize, dostlarımıza, din kardeşlerimize, hatta mazlumlara, yetimlere ve gariplere ne kadar vefalıyız?…
Yüce Rabb’im (cc) cümlemizi vefâda sabit eylesin… Ayetin buyurduğu “sadaketleri sebebiyle mükafatlandırılacaklar“dan eylesin, inşallah…
Gülsultan Efendimiz (sav), “Bilesiniz, kıyamet günü ahdini tutmayan her vefasıza, vefasızlığın derecesine uygun bir bayrak dikilecek, böylece vefasızlığı teşhir edilecektir!”, diye uyarıyor!
Rahmeti bol Padişah (cc), gönülleri vefâ menbaından nasiplenmiş, ateş gibi olan nefslerini gül bahçesi haline getirmişlerden eylesin cümlemizi.. Öyle bir gül bahçesi ki, içinde zikir gülleri, tesbih bülbülleri, iman ve irfan çimenleri, ilâhi lütuf çiçekleri ve âmeli salih ırmakları olsun, İnşaallah… (Âmin)
Selam olsun âşıklara…
Selam olsun sadıklara…
Selam olsun ehl-i Vefâ’ya…















Hayy Allah razı olsun..gönlünüze nuru mim dolsun..aşkınız daim olsun..